31 Ağustos 2008 Pazar

Resimlerde Beyazlik

Aşk, sevgi, parlak resimler, güzel resimler

Aşk, sevgi, parlak resimler, güzel resimler

Bu tür resimleri çok seviyorum.Kagaya'nın wallpaperlerini özellikle.

Kedi Resimleriyle Dostluk

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

dostluk, arkadaşlık, minik kedi resimleri

"Fantastik" Patlamis Misir

Bu mısırlar Suriye'den gelmiş.Yani akrabalardan biri getirmiş.Önce makarna niyetine pişirmişler.Ama bakmışlar ki makarna değil.Yağda kızarttıkları zaman kabardığını görmüşler.
Patlamış mısır

Yemeye hazır hale getirmek oldukça eğlenceli.Ancak kızgın yağda hemen kabardıkları için yağını süzme işi aceleye geliyor.
Patlamış Mısır

Siz daha önce görmüş olabilirsiniz.Ama ben daha yeni gördüm bunları...
Patlamış Mısır

"Acemi" kelimesi ile ilgili bir hikaye

Çilesi Kutsal Ablamın (bunu da yeni buldum (: ) sayfasını bir okuyayım dedim. Neler yazmış diye. Paylaştığı güzelliklerden payıma düşeni aldıktan sonra bağlantılarına bir bakayım dedim. Kelimelerin Soyağacı’nı eklemiş bağlantılarına. Ama ben nedense yeni fark ettim. Neyse sayfaya girdikten sonra “Ben de neden bu kelimelerle ilgili bir şeyler yazmıyorum?” diye düşündüm. Sonra aklıma yıllar önce sabahları saat 09.00’da, TGRT’de yayımlanan “Huzura Doğru” adlı programda dinlediğim bir hikâye geldi. Vay be program saatini bile unutmamışım. (: Gerçekten kaliteli bir programdı bence.Hatta o kanalda izlediğim tek programdı.


Hikâye “acemi” sözcüğü ile ilgiliydi. Ama ne hikmetse sayfadaki üçüncü yazı da “acemi” sözcüğü ile ilgiliydi. Karazâde bu sözcüğün kökenini araştırmış. Ben de “Acaba bu hikâye yazılmış mı?” diye düşündüm ve yorumlar dâhil tüm yazıyı okudum. Hikâyeden bahsedilmemiş. O zaman ne yapmalı? Hikâyeyi yazmalı. (:

Fayton Sefası, Acemi Faytoncu, Ahmet Atan tablosu

*Paşanın biri faytonunu sürmesi için Acemî (İranlı) bir adam tutmuş. Ama adam bu konuda çok deneyimsiz çıkmış. O sokağın birine girdiği zaman mahalleli “Acemî geliyor, Acemî geliyor…” diye birbirini uyarırmış. Zamanla “İranlı” manasında kullandıkları bu kelime insanlar için “toy, yeni başlayan, alışmamış” gibi anlamlar ifade eder olmuş…


Hikâye ne derece doğrudur bilmem. Ama zihnimde yer ettiği bir gerçek.

Bir de “çarşamba” ve “perşembe” kelimeleriyle ilgili bir yazı yazmıştım zamanında.Okumak isterseniz tıklayın. >>>

Bu arada resim şuradan alıntıdır.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Son birkac gun...

can sıkıntısı, palyaço, üzgünüm, hayat çok yğunİş hep aynı...
Tekstil işi katlanılmaz bir çile gibi.
Dün geç vakitte paydos ettiğimizden eve gelmedim.Hayat çok yoğun geçiyor.Okumak istediğim birkaç kitap var.Ama yoğunluktan unutuyorum onları da...
Eve gelince de bilgisayar daha cazip bir seçim gibi geliyor.
Salı günü kardeşimi yurda uğurladık.Dört yıl boyunca orada kalacakmış.İki haftada bir gelecekmiş.Askerlik provası bir nevi.
Bu arada oks'den haber vermeyeli baya oldu.Şurada bahsetmiştik.Takip edenler bilir.
Kardeşim (Ahmetçik (: ), OKS'de kendi okulunda birinci oldu.Maşallah diyelim lütfen. (: Anadolu'yu tutturdu yani.Ben zamanında yapamamıştım.Aklım bir karış havadaydı.Kız kardeşim de çok iyi bir puan yaptı.Ama o meslek lisesine gitmek istiyor...
Sınav demişken son günlerde sürekli ÖSS sınavı hakkında senaryolar kuruyorum zihnimde.Gerçi daha çok var.Ama ben, OKS'ye de "Daha çok var
..." demiştim.
Sözelciyim.Matematik, fizik, kimya, biyoloji, geometri hak getire...
Zaten geç başladığım eğitim-öğretim hayatım kurduğum senaryolar yüzünden ha bitti ha bitecek...
Oysa çok iyi başlamıştım.Hala birçok konuda iyi olduğumu söyleyenler var.Ya beni avutuyorlar ya da bu bir gerçek -ki inşallah öyledir-.
Tatil de bitti bitecek... Okul zamanı bile daha az yoruluyordum..
Bir arkadaşım karne günü "Oley geçtim.Bekle beni Bodrum..." demişti.
Bir kısım insana Bodrum yolu görünürken bir kısım insana da bodrum (işyeri)'un yolu görünüyor demek ki...
Sanırım şu kamyonların arkasında gördüğüm "Miras değil, Alın Teri!" yazısını ben de bilgisayarın üstüne asacağım. (:
Çok abarttım beh. (:
Hayırlı akşamlar ya da bu yazıya değer verip hangi vakitte okuyorsanız o vakti en güzel en hayırlı şekilde geçirmeniz dileğiylen...

24 Ağustos 2008 Pazar

Akerke Tacibayeva'nin Klibi



Burada bahsetmiştik kendisinden.Klibini de paylaşalım istedik.İyi seyirler!


Not:Videoyu youtube'den indirmem için yardım aldığım Pardus007'ye teşekkürlerimi iletiyorum.

Akerke Tacibayeva

Size Akerke Tacibayeva'yı tanıtmak istiyorum.Kendisini ilk defa Türksoy'la İpekyolu Programında gördüm.Çekimleri Kazakistan'daki bir dağda yapmışlardı.Kendisi birçok dilde hem de çok güzel bir şekilde şarkılar söylüyor.Aynı programda başka bir çekim daha yapmışlardı.Bu defa çiçekler arasında bir yerde/parkta çekim yapmışlardı.İnternette kendisiyle ilgili araştırma yaparken açıklayıcı olarak sadece aşağıdaki söyleşiyi bulabildim.
Türksoy'la İpekyolu programının sunucusu ve yapımcısı Seyfullah Türksoy ve Kazakistanlı kopuz sanatçısı Akerke Tacibayeva
Seyfullah Türksoy ve Akerke Tacibayeva
Söyleşi:
5 Mart 1987 yılında Türkistan' da doğan Akerke TACİBAYEVA, 6 yaşında Kazakistan'ın Almatı şehrinde Özel müzik kolejine başladı. İlk kez 1999 yılında İstanbul dostluk festivali için Türkiye'ye gelen Akerke Tacibayeva, 2000 yılında da 23 Nisan Gençlik ve Spor Bayramında ülkesi Kazakistan'ı temsil etti.Tacibayeva, Ahmet Yesevi Üniversitesi'nin davetlisi olarakTürkiye'de Türk Dünyası Kültür Merkezinde "Kutsal Türkistan" isimli bir konser verdi. Farklı aralıklarla 5 kere Türkiye'ye gelen ve Türkiye Türkçe'sine hayran olduğunu dile getiren genç sanatçıyla güzel bir söyleşi yaptık. Üstelik Türkiye Türkçe'si ile. N.Ş- Çok güzel Türkiye Türkçesi konuşuyorsunuz. Çok fazla Türkiyeli dostunuz olmalı? A.T- Türkiye Türkçesini 1999 yılında ilk geldiğim zaman öğrendim. Aslında O zamana kadar Türkiyeli arkadaşım da yoktu. Ama dilimin bu lehçesi o kadar hoşuma gitti ki, çok zarif, çok yumuşak, o yüzden öğrenmek istedim. Türkiye'yi çok sevdim. N.Ş- Türkiye'de okumak ister misiniz? A-T- Türkiye'ye 5 kez geldim ve burayı çok özlüyorum ama evin en küçük kızıyım. Annemden ayrılmam biraz zor gelir diye düşünüyorum. Ama içimde gelme isteği de var. N-Ş-İleriye dönük planlarınız nedir? A-T-Kazakistan'da Cuma günleri HABAR-TV' de bir çocuk programı yapıyorum. Şiir yazıyorum. Konservatuar da okumak istiyorum. N-Ş- Başka neler yapmak istiyorsunuz? A-T- Kültür Bakanı olmayı hayal ediyorum ve dünyanın her yerinde Kazakistan'ı temsil etmek istiyorum. Bir de uçağım olmasını, her yere uçup ülkemi anlatmayı düşlüyorum. N-Ş- Bu düşlerinizden Sayın Namık Kemal Zeybek'e bahsettiniz mi? Kazakistan'ın sanatçı ve bayan bir Kültür Bakanı olması gurur verici olur sanırım. A-T- Evet bana babam gibi davrandı. Aynı zamanda Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevelli heyet başkanı sıfatıyla davet ederek bana, hem ülkemi tanıtma imkanı verdi, hem de Türkiyeli kardeşlerimle buluşmamı sağladı. N.Ş- Türk müzisyenleri tanıyor musunuz? Kimleri dinliyorsunuz? A-T- Mesela Ahmet Özhan'ı dinliyorum. Tarkan'ı da çok seviyorum. Buradan giderken dinlediğim sanatçıların CD'lerini alıyor orada dinliyorum. Türkçe şarkı söylemek çok hoşuma gidiyor. N.Ş- Tacibayeva da her genç gönül gibi bir çok hayal kurmuş. Ama o kadar inanarak arzu ile bahsediyor ki, bu hayallerini gerçekleştirmiş gibi dinliyorum. Genç sanatçının en büyük hayallerinden birisi de Türkiyeli bir sanatçı ile birlikte şarkı söylemek. Tacibayeva'nın gözlerindeki ışıltı gelecekte bu güzel sesi Türkiyeli bir sanatçı ile dinleyeceğimizi gösteriyor. Biz de Akerke TACİBAYEVA' ya dileklerinin gerçekleşmesini ve başarılarının eksilmemesini diliyoruz. "

Bilgisayarımda kayıtlı 2 adet klibi var.Onları da yakın bir zamanda buraya ekleyeceğim.
Bu arada söyleşiyi 23 Temmuz 2007'de Ahmet Yesevi Üniversitesi'nin sitesindeden alıntı yapmışım.Az evvel baktım da alıntı yaptığım sayfayı bulamadım.Silinmiş olmalı.
Bu yazıyı daha önce Live Space hesabımla yayımlamıştım.Ama oradan silip buraya almaya karar verdim.
17 Ağustos 2008'de eklenen not:
-Pikniktube'ye yüklediğim ilk klibi izlemek için tıklayın. >>>

22 Ağustos 2008 Cuma

Okunasi Kitaplar


Sanırım bu 3. oldu.Vişne Ağacı tarafından sobelendim.
Konu: Okuduğunuz 3 aşk romanı.
Ama ben hiç aşk romanı okumadığım için size okuduğum 3 güzel kitabı tanıtacağım.
* Bahadıroğlu'nun "Biz Osmanlıyız" adlı kitabı:
Bu kitabı Ahmet Hocamın tavsiyesiyle okudum ve gerçekten iyi ki okumuşum diyorum. (:
Arka kapaktan:
Osmanlı toplumu, 'bir sevgi, şefkat ve yardım toplumu'ydu. Devlet, 'hayat ve hayrat devleti', insan 'hayrat ve hasenat insanı'ydı. Osmanlı'da hayat ahirete dönüktü. Ahirete dönük olduğu için de hayatta fuzuli şelere yer yoktu. Osmanlı İnsanı 'kıble yürekli'ydi. Faziletliydi, dürüsttü çevreciydi, medeniydi, nazikti; cihana örnekti. Hede ve gayret sahibiydi. Zaferler ve başarılar hayatın bir parçasıydı. Osmanlı'da, insan hakları gözetilirdi. Herkes ibadetinde, kıyafetinde, seyahatinde, ticaretinde özgürdü. Osmanlı'da 'güçlü olan haklı' değil, 'haklı olan güçlü'ydü. Adalet duygusu, hayatın her alanını kaplamıştı. Devlet milletle bütünleşmişti. Farklı kültürler, asırlarca barış içinde bir arada yaşamıştı. Osmanlı, yetiştirdiği 'cevher insan'larla dünyaya nam salmıştı. Tarih gerçek bir 'ibret aynası' ve tam bir 'tecrübe tahtası'dır. Ve boşuna yaşanmış bir tecrübeler yığını değildir. Bugün, geçmişimizden ders almanın ve 'yeniden Osmanlı' demenin tam zamanı.
* * *
Osmanlı toplumu her yönüyle anlatılmış.Eğer tarihi sadece sıkıcı bir ders olarak görüyorsanız fikrinizi değiştirebilecek türden bir kitap.Gençlerin kendilerine olan özgüvenini arttıracağını düşünüyorum.Tecrübeyle sabittir. (:
Kitaptan bir bölüm:

Sultan I. Ahmed’le Kösem Sultan’ın oğulları, Sultan Dördüncü Murad’ın kardeşi Sultan İbrahim 5 Kasım 1616′da İstanbul’da dünyaya geldi. 1640-1648 yılları arasında 8 yıl padişahlık yaptı. 18 Ağustos 1648′de cebren tahttan indirdiler ve Evliya Çelebi’nin deyişiyle, “Mazlum İbrahim Han’ı boğarak şehit ettiler.” (Henüz 32 yaşındaydı)

Lâkabı “Deli” olan bu Padişah, acaba gerçekten deli miydi?

Okul kitaplarımız “Evet,” diyor, “Sultan İbrahim tam bir zırdeliydi!”

Açıkça şunu ifade etmeliyim ki, Cumhuriyet Türkiyesi, eski köklerin üzerinde kendini geliştirmeye çalışacağına, kökleriyle gereksiz bir rekabete girdi, Osmanlı’yla yarışa kalkıştı.

Bu “abes” yarışın galibi olmazdı, çünkü Osmanlı ile yarışmak kendi kendimizle yarışmak anlamına geliyordu: Nihayetinde “Biz Osmanlıyız!”

Ayrıca da Osmanlı’yı geçmek imkânsız! Düşünün… Zaman zaman yüzölçümü 22 milyon kilometre kareye ulaşan bir coğrafya: maliyesi sağlam, eğitim sistemi sağlam, sağlık sistemi (İstanbul’da birkaç sokağa bir doktor ve hastabakıcı tahsis edebilecek kadar hem de) sağlam, askerî açıdan karada ve denizde rakipsiz, tarih boyunca görkemli zaferler kazanmış bir imparatorluğu, 780 bin kilometrekareye düşmüş toprağınızla, IMF kontrollü maliyenizle, kavga üreten siyasetinizle, lafazanlıkta yarışan üniversitenizle, kırık-dökük eğitim ve sağlık sisteminizle, yasaklarınız, rüşvetleriniz, vurgunlarınız, soygunlarınız ve dahi irtica yaygaralarınızla mı geçeceksiniz?

Övünmemiz, ilham ya da ders almamız gereken geçmişimizle yarışmaya kalkışıp, geçemeyince hırçınlaştık. Geçmişimizi geçmemiz şartmış, yoksa tutunamazmışız gibi düşünerek kendi kendimize saldırır gibi geçmişimize saldırmaya başladık. Kendi kendimizi karalar gibi geçmişimizi karaladık…

Sultan İkinci Abdülhamid’e “Kızıl Sultan”, Vahided-din’e “Hain Sultan” damgası vurduk.

Kimisine “yobaz”, kimisine “gerici” dedik.

Bu arada Sultan İbrahim Han’ın talihine de “Deli” lâkabı düştü!

Fatih Sultan Mehmed gibi, neredeyse tüm dünyanın selamladığı büyük padişahların, bu karalama kampanyasının dışında tutulduğunu zannetmeyin, dönem dönem maalesef onlar da nasiplerini aldılar!

İsterseniz size, başta Fatih Sultan Mehmed olmak üzere, tüm padişahlara, hem de Meclis kürsüsünden yöneltilmiş bir saldırıyı örnek vereyim:

Tarih 3 Mart 1924. Meclis’te Hilafetin kaldırılması görüşülürken, seçimle değil, tayinle milletvekili olan “Rize Milletvekili” Ekrem Bey, TBMM kürsüsünden şöyle bağırıyor:

“Efendiler! Millete hizmet etmiş, tarihimizde, bir çok sadrazamlar gösterebilirsiniz. Fakat padişah göstermek için müşkülat çekersiniz. Bunların tahta bağlı olmalarının sebebi yalnız menfaat, ihtiras; bundan ibarettir… Türk milletinin bu kadar geri kalmasına sebep padişahlardır… Bu padişahlar bidayet-i saltanatlarında hiçbir şey yapmamışlardır… Bu tarihi (yani Osmanlı tarihini) yukarıdan aşağıya tetkik ederseniz, hep cinayet, şahsî ihtiras görürsünüz…

“Sultan Fatih’ten mi bahsedeceksiniz? Benim gözümün önüne, onun, sırf bir arzusu için, en kıymetli sadrazamımız olan Mahmud Paşa’yı katlettirmesi geliyor. Devri baştan aşağıya cinayettir. Mazisi cinayetlerle dolu ve Türk milletine hizmet etmemiş bulunan bu aile…” (İkinci Meclis Zabit Ceridesi, cilt 7, s. 31′den özet olarak.)

Başka söze ne gerek var? O devrin önder isimlerinin Osmanlı tarihine ve tarihi inşa eden isimlere bakışı böyleydi deyip geçelim. Fatih Sultan Mehmed’in nasiptar olduğu kinden, Sultan Mustafa mı masun kalacaktı? Ona da bir kulp takıp “deli” deyiverdiler.

Aslında bunu ilk kullananlar, onu katledenlerdi. İşledikleri cinayet yüzünden tarihin ve kişilerin vicdanlarında mahkum olma korkusu yüreklerini sarınca, sıyrılma çareleri aramaya çıktılar. Sultan Mustafa’nın balıklara inci-mercan ve altın atmasını “delil” göstererek “deli” demeye karar verdiler.

“Deli, çünkü balıklara inci-mercan atıyor! Balık inciden ne anlar?”

“Balık” anlamaz, ama “Halik” anlar! Ne demişti atalarımız: “İyilik yap denize at, balık bilmezse, Halik bilir.”

Sultan Mustafa son derece dindarâne bir zarafetle, aslında arkasındaki hizmetkârlara, halayıklara, cariyelere “sadaka” veriyordu. Kendisi dairesine çekilince, havuza attığı altınlarla kıymetli taşların, arkası sıra gelen mahdut gelirli hizmetkârlar tarafından toplanıp bölüşüleceğini çok iyi biliyordu.

Cemil Meriç Hocam, Sultan İbrahim’i, “Osmanoğulları’nın en akıllısı” ilân ediyor ve balıklara inci-mercan atmasından yola çıkarak şöyle bir hüküm geliştiriyor: “İnci balıklara atılmak için yaratılmış olmasaydı, denizlerde ne işi vardı? İnsanlar beyinlerini fırlatıyor lâğıma!”

Son söz:
Bugün bile Sultan İbrahim’e “deli” diyenler, Rus halkının, gerçekten “deli” olan Rus Çarı Deli Petro’ya, “Büyük Petro” dediğini hatırlayıp azıcık sıkılmalıdırlar.

Meraklılar için not:
Muteber Osmanlı kaynaklarında Sultan İbrahim için “deli” denmiyor. Buna daha ziyade yakın tarihte yazılan kaynaklarda rastlanıyor. Bu lakabı ilk kullanan ve çevreye yayan ise, Padişah’ın katlini hararetle isteyen Kara Çelebizâde Abdülaziz Efendi ile Anadolu’nun huzuru için idam ettirdiği Şiî isyancı Kesikbaş Emirgûnaoğlu’dur.

Sultan İbrahim’in askerî, malî, adlî ve idarî ıslahat konusunda yaptıkları, atılan iftiranın ne kadar haksız olduğunu belgeliyor.
Zaten devrinin hekimleri de “elem-i asabî” teşhisini koymuşlardı ki, bu da “yaygın anksite”den başkası değildir. Bu hastalık, aklı bozan cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır. O zaman “deli” isnadı iftiradır.

Yavuz Bahadıroğlu, Biz Osmanlıyız

Bu bölüm, bu sayfadan alındı.

Kitabın fiyatı da gayet uygun.Eğer çevrenizde tarihi sevmeyen biri varsa mutlaka bu kitabı alıp ona hediye edin derim.Yazarı, boşuna "tarihi sevdiren adam" olarak anılmıyor.Tarihi sevenler varsa onlara da alın tabi. (:
Ne demişler: "Bir kitaptan daha güzel olan hediye iki kitaptır." (:
O zaman alınabilecek ikinci kitaba geçeyim.
** İskender Pala'nın "Su Kasidesi" adlı kitabı:
Kitabı okumaktaki amacım gireceğim edebiyat sınavından iyi not alabilmek idi.Çünkü Kemal Hocamız,
bizden bu kitaptan bazı bölümleri hem yapı hem anlam yönünden açıklamamızı isteyecekti.Ama sonuç olarak sınav olmasa da biri bana bu kitaptan bahsetse kesin alır okurdum.
İskender Pala, bu kitapta ünlü divan şairi Fuzulî'nin Su Kasidesi'ni mânâ yönünden açıklamış.Su Kasidesi'ni merak edenleri şöyle alalım. >>>
*** Oktay Sinanoğlu'nun "Bye Bye Türkçe" adlı kitabı:
"Türkçe Giderse, Türkiye Gider! Yabancı dille eğitim ile Türkiye gider."
Hiç unutmam bir arkadaşım bu sözü okuyunca "Bu adam olayı bayağı abartmış." demişti.
Güzel Türkçemiz'in gereğince kullanılmamasının sonuçlarını anlatan güzel bir kitap.Kemal Hocamız bir derste kitabın başında bulunan "Bir Nev-York Rüyası" adlı bölümü anlatmıştı bizlere.Ben kitabın adını not aldım ve okul çıkışı kitabı da aldım. (: Oldukça güzel bir kitap.
İnsan kitap okuyunca yeni şeyler de kazanıyor tabi.Bu kitabı okuduğumda daha önce hiç karşılaşmadığım kelimelerle karşılaştım.Evrenkent (üniversite), özişler (otomatik) ve daha nicesini...
Aslında kitap ile alakalı olarak söylenebilecek çok şey var ama en iyisi kitabı alın ve okuyun. (;

*******************
En üstteki fotoğraf hakkında:
Fotoğrafı ne zaman çektiğim üzerinde yazıyor zaten.Web cam ile çektim.Onun için pek net değil.
Ayrıca yazıyı yayımlama saatim ile fotoğrafı çektiğim zaman arasında bayağı fark var.Nedeni yazıyı yazarken başka bloglardaki yazıları okumamdır.
Neden fotoblogun adresini yazdım?
Karar verdim vaktim olduğu sürece ekleyeceğim tüm fotoğraflara bu işlemi uygulayacağım ki yazılar içinde reklamımı da yapayım. (:
"İyi de sen 3 kitaptan bahsettin.Burada 2 kitap var.Ne iş?" diyenlere cevap:
Su Kasidesi kitabını İngilizce dersinde İngilizce öğretmenimiz Mine Hoca'ya okuması için vermiştim.Kitap kendisinde kaldı.Sorun değil.Ben okumuştum zaten. (:
Ben de oyunu devam ettirmesi için Nihat Ağabeyimi seçiyorum.
"Nihat Abi, katılırsanız çok sevinirim. (:"

Gelen Yorumlar:
Vişne Ağacı dedi ki...

Beni kırmadığın için çok teşekkür ederim.Baya da uzun bir yazı olmuş :)
"Biz Osmanlıyız" ilgimi çekti.Onu da okuma listesine alalım :)




İnleyen Nagmeler...

boğazda martilar, uçan kuşlar, martı fotoğrafları

Şarkı Sözleri:

İnleyen nağmeler ruhumu sardı
Bir rüya ki orda hep şarkılar vardı
İnleyen nağmeler ruhumu sardı
Bir rüya ki orda hep şarkılar vardı

Uçan kuşlar, martılar
Yeşil tatlı bir bahar
Gülen şen sevdalılar vardı
Uçan kuşlar, martılar
Yeşil tatlı bir bahar
Gülen şen sevdalılar vardı

Arzular orada, zevk oradaydı
Bir deniz ki aşk dolu, dalgalar vardı
Arzular orada, zevk oradaydı
Bir deniz ki aşk dolu, dalgalar vardı

Uçan kuşlar, martılar
Yeşil tatlı bir bahar
Gülen şen sevdalılar vardı
Uçan kuşlar, martılar
Yeşil tatlı bir bahar
Gülen şen sevdalılar vardı.
Online Dinle (4-5 saniye içinde player yüklenecektir):


Seslendirenin adı "Ebru Yazıcı" olarak geçiyor.

21 Ağustos 2008 Perşembe

Ulead Photoimpact ile fotograf duzenlemek

Bu programı kurcaladıkça yeni şeyler öğreniyorum. (:



Fotoğrafların her ikisi de bana aittir.İkisini de bugün çektim.

Yeni şeyler öğrenmek çok güzel birşey. (:
Gelen Yorumlar:
Vişne Ağacı dedi ki...

İpek çiçeği onlar değil mi :D
Bayılıyorum onlara.Bu sene her renginden ektim.Balkon şenlendi. :D

Kayra dedi ki...
Doğrusu ben bu çiçeğin adını bilmiyorum.Ama çiçeklerin etrafı şenlendirdikleri bir gerçek. ;)
21 Ağustos 2008 Perşembe 23:39

Haftasonum nasil mi gecti?

Dün (cumartesi), sabah 08:30'dan akşam 20:00'a kadar işyerindeydim.Cumartesi gününü çalışarak geçirdim sayılır.O da benim için artık 5 günden (pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma) biri oldu.Akşam eve geldiğimde çok yorgundum.Televizyonda Beraat Kandili münasebetiyle programlar düzenlenmişti.İzledik, dinledik, dualara amin dedik, Allah (c.c.)'ın gazabına aman dedik.Allah (c.c.) cümlemizi bağışlasın.(Amin.)
Geceleyin yorgun olmama rağmen uyuyamadım.Kanal D'de, "Çağrı" filmi oynuyordu.Onu izledim.İzlerken uyumuşum.Her pazar sabahı olduğu gibi bu sabah da gece geç yatmış olmama rağmen sabah erkenden kaktım.El, yüz yıkama işinden sonra kimsecikler uyanmadan bilgisayarın başına geçtim.Sonra ev ahalisi uyandı.Kahvaltı yapıldı.Kimisi gezmeye gitti, kimisi benim gibi evde kaldı.Blogları gezdim dolaştım.Biraz kültür-sanat ile ilgili yazı okudum.Sonrasında birden sıkıntı bastı.durduk yerde hüzne kapıldım, düşünceye daldım.Kardeşimin elindeki bilyeleri görünce birkaç makro denemesi yapayım dedim.




Bunun gibi birkaç fotoğraf çektim.Diğerlerini de görmek isterseniz buraya tıklayın.
Bir de deniz kabuğu vardı.Onun da fotoğraflarını çektim.Ama onları daha sonra ekleyeceğim.
Bilgisayarımdaki duygusal şarkıların büyük kısmını dinledim sonrasında.Elif Ablam sayesinde keşfettiğim az ve öz içerikli Ruud.Gen.Tr'de dinlediğim şu kısa ney sesi pek bir hüzünlendirdi beni.Can sıkıntısından kardeşim için bilgisayara kaydettiğim dandik flash oyunları bile oynadım.
Öyle öyle vaktin nasıl geçtiğini anlamadım.Hava da karardı.
Şu anda ev ahalisi Samanyolu TV'deki, "Ölümsüz Kahramanlar" adlı yapımı izliyor.Şehitlerin can verme anı, arka fonda Murat Başaran'ın "Gülümse Anne" adlı şarkısı...
Allah (c.c.), şehit yakınlarına sabır versin...
Bloguma eklemek istediğim tonla fotoğraf ve ders notu yine kalakaldı öylece.
Bir kez daha anladım ki anı en iyi şekilde değerlendirmek lazım...
Ve bu değerlendirmeyi en yakın zamanda gerçekleştirmek lazım...
Bir haftasonu daha bitti....
Gelen Yorumlar:
Azab-ı Mukaddes dedi ki:
Canım kardeşim...
Can sıkıntısına birebir gelecek tekşey sanıyorum illaki oyalanacak bişeyler üretmek ...
Boş kalmaya gelmiyor birey (:
Resim denemesini tavsiye etmek isterim sana :))
***
Kayra dedi ki:
Tavsiyenizi değerlendireceğim inşallah.
***
Vişne ağacı dedi ki:
Aynı kardeşim gibisin..O da sabahları herkes uykunun tatlı kucağındayken bilgisayarın başına geçer..Tıkır tıkır..Akşama kadar..O burdayken pc yüzünü ancak toz alırken görebiliyorum ühühüh(abartım galiba)
***
Kayra dedi ki:
Aslında haklısınız.Ben de çoğu zaman kardeşlerime haksızlık ettiğimi düşünüyorum.O kadar da kötü sayılmam aslında.Kardeşlerim istedikleri zaman bilgisayar başına geçebiliyorlar.Bundan sonra daha dikkatli olacağım bu konuda.Adaletli olmak lazım.
Küçüklüğümde de televizyon için aynı şeyi yapardım.Haftasonları sabahın kör vakti kalkar çizgi film izlerdim.Ne güzel günlerdi.Hele Tsubasa'ya bayılırdım. (: Keşke tekrar çıksa. :(
-----
Bu yazı esas olarak 17 Ağustos 2008 Pazar günü bilgi-resim1.blogspot.com'a eklenmiş olup 21 Ağustos 2008'de oradan silinip buraya eklendi.

Yilmaz Erdogan - Bu bahar aska hazir

Bu gün Azab-ı Mukaddes ile konuşurken flash mp3 player'im hakkındaki görüşünü almak istedim.Ona Yılmaz Erdoğan'ın "Ankara" adlı şiirini müzik kutuma ekleyeceğimi söyledim.O da bana "Bu bahar aşka hazır!" adlı şiiri tavsiye etti.Ben de ekledim.Büyüklerin sözünü dinlemek gerek. (:
Gerçekten çok güzel bir şiir.Şiddetle dinlemenizi tavsiye ediyorum.Yok ortam müsait değil diyorsanız buyrun şiiri okuyun.Eminim çok hoşunuza gidecek...
şirin çocuklar ve baharda aşık olmak adına, bahar coşkusuBu Bahar Aşka Hazır
Her yağış bir başka kalkışmaya gönüllü
Ve kim neye erse bu geçişte
Bir tomurcuk bir gözyaşı mutluluk işte
Her bahar arifesinde korkulu bir kimsesiz gecenin
Aklım elim yüreğim kirişte
Hep biraz korku biraz yalan telefon seslerinde.....
Ya yine boş koridor ıslaklığıysa ve beton efesi
Bütün fakir çocukluklarda....
Ama herşey sırasını beklerken
Mukaddes bir kuytuda
Senden umut kesenin hüzün kesesinde bir yavru
Herhangi bir anne kadar kanguru
İşte bahar işte sevda işte tomurcuk bir bakıma
Ağzım mavi ıslaklığının uçurumunda
Rüyayla gerçeğin arasında
Hep iyinin aşkın tarafında
Ve değmediğim yerin kalmayıncaya
Bu bahar sonsuza tomurcuklanmaya
Ben sana sen çatlak bir anadoluyu kucaklamaya
Bu bahar aşk için hazır
Hazır vazgeçmeye
Adının bile baş harflerinden
Kayıtsız bir sarhoşluğun her gün erkenden sabah oluşu
Her şeyi biraz şakalaştıran bakışından
Şakadan başka izahı olmayan bu kalp ağrısından
Ve bahanesi bir yürek bir et
Bir bedenin içine girmek!
Hazır bu bahar
Akılsız! Bir yeşermenin şahane hasadına
Hazır nur topu bir yaşama sevincini kundaklamaya....
Unutma baharda çiçek olan
Meyvedir yaza....
Bu erik tanesi bu şakacı bahar çiçeği
Her dem taze kalsa...
Yılmaz Erdoğan

kisa yazi

bu blogu da fotoblog gibi başka bir gmail hesabıma aldım.eski arşive buradan ulaşabilirsiniz.